Yol Günlüğü 4: Iran; Kıyafet Devrimine Direnmek
[fb-like]

Yolun ilk yarısını harika anılarla geride bıraktım… 6 hafta boyunca Ortadoğu ve Kafkaslarda aşağı yukarı 8000 km otostopla seyahat ettim. 6 hafta önce evden ayrıldığım 150 dolar pasaport parası, eve döndüğümde hala cebimdeydi. Yolun bir kısmında son derece cömert insanlar sayesinde yola çıktığımdan çok daha fazla para vardı cebimde aslında. Ama uzun süre hiçbir işime yaramadığı için harcayamadığım bu bir miktar para, çalınan çantayla birlikte gitti. Yanında gerçekten ihtiyacın olan şeylerden başka hiçbirşey taşımaman gerek.
Seyahat fotoğraflarını kısa notlarla birlikte anlatmaya kaldığım yerden devam ediyorum.
En son Şiraza kadar gitmiş Saadinin müzesini ziyaret edip hacılık görevimizi tamamladıktan sonra tam tersi yöne, kuzeye dönüş yoluna başlamıştık…

İran mutfağı hakkındaki düşüncelerimi Marjana anlattıktan sonra, mümkün olan bütün baharatları kullanarak, acı bir yemek yapmaya çalıştık. :) Sonuç azıcık da olsa acı bir yemek. Büyük başarısızlık. :)Bu denemeden sonra İran mutfağı hakkında ümidimi kaybettim.

Ertesi sabah erkenden evden ayrılarak, birkaç otostopla şehir dışına çıktım. Bu iş yaklaşık 1,5 saatimi aldı. Otobüsle 25-30 kr ile yarım saatte yapılabilecek bir yolculuk bu. Ama en azından çok iyi iki arkadaş edindim bu 1,5 saatlik süreç içerisinde.

Otostop yaparken kullandığım tek bir işaret var. A4 kağıdına kalınca yazılmış “20km” işareti… Onu da ara sıra kullanıyorum tabi. Şirazın çıkışına yeni gelmişken bu işaretle otostop yapmaya başladım. Beş dakika içerisinde bir tır durdurmayı başardım. Doğruca Isfahana. 500 küsür km.
Şöför tek kelime ingilizce bilmiyor ama küçük liseli yeğeniyle zar zor da olsa anlaşabiliyoruz. İlk önce müslüman olup olmadığımı soruyorlar, “Ben Türkiyeliyim, Türkiyede insanlar müslüman” diye cevap veriyorum. Sonra arkasından hemen, sanki cevaptan tatmin olmamışlar gibi, “Şii mi yoksa Sunni misin?” diye soruyorlar. Sunni diyorum. Yüzler ekşiyor. Acaba gerçeği söylesem daha mı iyiydi?

[fb-like]
Zamanım çoğunu içi buz gibi olan tırın içinde kitap okuyarak ve hatta biraz da uyuyarak geçirdim. Tır dondurma taşıyordu zaten. Aslında harika bir otostop deneyimiydi, tabii ki yol boyunca Hz.Ali ile ilgili vaazlar dinleyen Şii şöför yolculuk sonunda benden para istemeseydi.
Önce daha çok karşılaştığım bir durum olduğu için, bana para vermeye çalıştığını sandım, teşekkür ederim, gerek yok falan diyordum ki bir anda aslında benden para istediğini farkettim.
-”Pul Nedaram” Farsçada “Para yok” demek. Bu kelime her dilde ilk öğrendiğim hayat kurtarıcı bir şey. Yalan söylemiş de olmuyorum hem. Paraya ihtiyacım yok.

Isfahanın en güneyindeyim. Şehir kuzeyden güneye doğru dev gibi yayılmış. Bu fotoğrafı çekerken şehrin kuzeyine ulaşmanın ne kadar zahmetli olacağından hiçbir haberim yok.
Önce bir azerinin kullandığı araç duruyor. İçeride bir aile var! İlk defa.
Daha sonra 20 dk güneş altında otostop yaptıktan sonra bu böyle olmayacak diyerek yürümeye başladım. Otogarın önünden otobana çıkarak kenardan yürümeye devam ettim. İki defa kıyafetlerim yüzünden polis durdurdu. Kılık kıyafet kanununa aykırıymış şortlarım. İranlı olsaymışım 1 ay hapis yatabilirmişim. Bana göre kıyafetlerimde hiçbir sorun yok. Çıplak değilim, ya da üzerinde çıplak kadın resmi olan bir tshirt ile dolaşmıyorum. Güya, pantolonum olması gerekenden 1 karış daha kısaymış… 1 hafta boyunca özellikle isfahanda birçok kez polis tarafından durduruldum. Ama hiçbirşey bana 50 derece sıcaklıkta son derece rahat olan caprimi çıkarttırıp, pantolon giydiremezdi… Yabancı olmanın ve Farsça bilmemenin faydaları sadeysinde her defasında kolayca atlattım polisleri.

Sıcakta, ağır çantalarla yürümek… Çok yakında gideceğim yerler olan Tebrizin soğuk akşamlarını, Ermenistanın soğuk dağlarını hayal edip, bir nebze de olsa serinliyorum.

Bir süre sonra ileride giden sağ taraftaki tıra otostop yaptım. Şöför yine Azeriydi. Parasını verip beni otobüse bindirmek için o kadar ısrar etti ki, aracı terkettiğimde oh be, diye rahatladım.
Bu araçtan sonraki araçta soyulacağımı bilemezdim tabii. :))
Son derece güler yüzlü, sıradan bir şöfördü. Küçük araçlara bindiğimde sırt çantalarımdan büyük olanını arka koltuğa koyup, küçük olanını da yanıma alırım. Küçük çantada, pasaport, laptop, kitaplar, not derfterim ve hala yanımda taşıdığım pasaport haracı(250) vardır, büyük çantada ise genelde bütün kıyafetler, kamp ekipmanları, su, kuru yiyecekler… Bindiğim bu küçük ve sıradan araçla en fazla 5 km kadar gitmiştik üstelik. Ben olacaklardan habersiz, bol bol teşekkür ederek ayrıldım araçtan. Genelde ön kapıyı indikten sonra hemen kapatmam, arkadan çantamı aldıktan sonra kapatırım. Güya bu önlemin aracın gitmesini engelleyeceğini düşünürdüm. Daha kapıdan ilk adımımı atar atmaz, motora gaz verip, ben tam arka kapının koluna uzanmışken de patinaj yaparak uzaklaştı adam.
Ön kapı hala açık, uzanıp onu da kapattı az ileride. Ben şaşkın, giden arabanın arkasından “Teşekkürler” diye bağırdım.
Biraz ağır geliyordu çanta zaten. Daha önce Tebrizde birkaç saat beraber gezip sohbet ettiğim iş adamının çantama sıkıştırdığı 100 tl nin de büyük çantada olduğunu anımsadım. :) Bu parayı kullanıcak hiçbir yerim yoktu.

Artık sadece üzerimdeki kıyafetler ve 15 lt lik küçücük çantamla seyahat ediyordum. En azından otostop için iyi bir yerdeydim. (Şehrin çıkışına 10 km kadar yolum kalmıştı sadece.) Üzerimdeki 15 lt çantanın verdiği avantajla bir motorsiklete otostop yaparak şehrin çıkışına kadar geldim. Oradan da otobüs bekleyen insnaların hemen ilerisinden Tahrana giden bir kamyon buldum.

Tahrandaki ilk gecemi otostop yaptığım aracın beni akşam üzeri otogarda bırakmasıyla otogarda geçirmiştim. Bu kez Azeri arkadaşım Mesutlarda kalıcaktım. Sabah erkenden buluşup, bütün gün Tahranın her yanında bolca bulunan parkları gezdik. Kendisine artık gelmeyen tshirtlerden birisini bana verdi. Yolda neye ihtiyacın varsa o seni bulur.

Ab-ı Ateş parkı.
Iranda enerjinin ne kadar bol ve ucuz olduğundan bahsetmiştim. Bu sebeple olsa gerek ki, enerjinin bu kadar çok israf edildiği bir başka ülke daha görmedim. Bu parkta yakılan ateş ile sıcaklığın hemen birkaç derece arttığını hissediyorsunuz.

O gün bir CS buluşması da düzenlemiştim. Tahranda CS pek aktif değil. :) Sadece ikimiz vardık. Zaten Regular meetingleri de sık sık polis basıp dağıtıyormuş. Yabancılarla İranlıların, haremlik selamlık olmadan buluşması! Çok tehlikeli…

Ertesi gün Tebrize doğru yola çıkmayı düşünüyordum ki İstanbulda ağırladığım, Tahranlı arkadaşım aradı ve ısrarla kendisinde kalmadan şehirden ayrılmama izin vermeyeceğini söyledi. Hala kararsızdım ama evde bol bol viski olduğunu da duyunca arabasıyla gelip beni almasını söyledim. 1 gün de değil 2 gün kaldım hatta.

Tebrize doğru 650 km lik bir yolculuk. Tebrizde yine Murtazalarda kalıyorum. Son bindiğim araçtaki telefon ile kendisini arar aramaz bulunduğum yerden gelip beni alıyor hemen. :) Akşam yine bol bol sohbet ediyoruz. Ertesi gün ben daha fazla zaman kaybetmemek için Ermenistana doğru yola çıkıyorum.

Tebrizden Erivan Google Maps a göre sadece 520 km ve 7 saat…. Tarihteki en büyük yalan halbuki. Ben bu yolu nasıl olsa yarım günde giderim diyerek, herşeyi ağırdan alıyorum. Tebrizden öğle vakti ayrılıyor, yol üzerindeki şöförlerin bana göstermek istediği yerlerde bolca vakit geçiriyorum.

Aras nehrine dökülen küçük bir nehrin üzerindeki inanılmaz şelale… Birkaç kurak ve çıplak tepeyi aştıktan sonra bu vaha karşınıza çıkıyor.

Böyle bir yeryüzü şeklinin nasıl olup da oluşabildiğini bir türlü hayal edemiyorsunuz.

Etrafta bir sürü piknik yapan insnalar var. Bütün sıcağa ve suyun güzelliğine rağmen üstünü çıkarıp suya giren tek bir kişi bile yok. Bu dağ başında ve nehirde bile tsirtsüz dolaşmak yasak çünkü.

Başlarım yasağa diyerek etraftaki kadınların şaşkın bakışları arasında üstümü çıkardığım gibi toprağın altından çıkan buz gibi suyun altına giriyorum.

İşte bu yüzden seyahat ediyorum.

Tek elbisenle suyun altına girmek aslında çok da mantıklı bir şey değilmiş. Bütün gün tüm kuru havaya rağmen ıslak kalıyor altımdakiler. Soyunup kurutabilmek için Ermenistana kadar beklemem gerekiyor.
Sonraki Bölüm: Ermenistan…
[fb-like]



